Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı (The Demon-Haunted World – Science as a Candle in the Dark)

Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı kitabı, 1995 yılında, gökbilimci ve astrobiyolog Carl Sagan tarafından yazılmıştır. “Yanan Ev”, “Özgürlüğe Giden Yol”, “Bilim ve Cadılık” ve “Gerçek Yurtseverler Soru Sorar” adlı bölümleri Carl Sagan, eşi Ann Druyan ile birlikte yazmıştır. Kitabın çevirilmemiş adı The Demon-Haunted World: Science as a Candle in the Dark‘tır.

Akıldışılığın ve batıl inançların egemen olacağı yeni bir Karanlık Çağ’ın eşiğinde olup olmadığımız sorusu Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı‘nın çıkış noktası. Kitapta bir yandan bilimsel çalışmalara neden kara çalındığı sorgulanırken, bir yandan da uzaylılarla kaçırılma, “bağlantı kurma” ve şifacılık gibi konuların içyüzü gözler önüne seriliyor.

Sagan’ın Önsöz öncesi yazdıkları

“Torunum, TONIO’ya

Sizlere iblislerden uzak, ışık dolu bir dünya diliyorum.” 

“Işık bekliyor, fakat karanlığa sığınıyoruz. -İŞAYA 59:9 “

“Karanlığa lanet etmektense, bir mum yakmalıyız. -Özdeyiş”

Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı – Önsöz

Öğretmenlerim

1939’un fırtınalı bir sonbahar günüydü. Sokakta, yapraklar küçük girdaplar oluşturarak savruluyordu. Sıcacık evimizde güvende olmak güzeldi. Annem mutfakta akşam yemeğini hazırlıyordu. Oturduğumuz apartmanda, bana sataşacak, yaşça büyük başka çocuk yoktu. Bir hafta önce, biriyle sıkı bir kavga etmiştim. Bunca yıl sonra kim olduğunu tam olarak anımsayamıyorum; ama sanırım üçüncü katta oturan Snoony Agata idi. Dövüşürken bir ara dengemi kaybetmiş ve yumruğumu Schechter’ın bakkal dükkânının vitrininden içeri geçirmiştim.

Bay Schechter benim için çok endişelenmişti. Bileğime canımı inanılmaz derecede yakan bir antiseptik sürerken, “Hiç önemi yok, benim sigortam var” diyerek beni yatıştırmaya çalışıyordu. Sonra annem beni oturduğumuz binanın zemin katındaki doktora götürdü. Doktor bileğimdeki kesikten cımbızla bir parça cam çıkardıktan sonra, yaraya iki dikiş attı.

Akşam babam olayı öğrendiğinde, “Demek iki dikiş?” dedi gözlerini açarak. Bir giysi fabrikasında makasçı olarak çalıştığı için dikişten iyi anlıyordu. Babamın işi, kocaman bir elektrikli bıçkı makinesiyle, dev gibi kumaş yığınlarından manto kolu ya da sırtı gibi kalıplar kesmekti. Sonra bu kalıplar, bir baştan diğer başa sıralanmış dikiş makinelerinin başında oturan kadınlara aktarılıyordu. Her zamanki ürkek, çekingen halimden bir anda sıyrılmış ve birine dişlerimi göstermiş olmama sevinmişti babam.

Bazen göze göz taktiğini benimsemek iyi oluyordu. Aslında şiddete başvurmayı aklımdan bile geçirmemiştim; birdenbire olmuştu. Tek anımsadığım, bir an Snoony’nin beni ittiği ve elimi Bay Schechter’ın dükkânının içinde bulmuş olduğumdu. Bir vitrin kırmış, bileğimi yaralamış, hiç hesapta olmayan bir doktor masrafına yol açmıştım; ama tüm bunlara karşılık kimse bana kızmamıştı. Snoony bile her zamankinden daha arkadaşça davranmaya başlamıştı.

Yaşadığım bu küçük olaydan ne gibi bir ders çıkarabileceğimi düşünüyordum. Tabii ders çıkarmak için sokaklarda gezinip başıma başka bir iş açmaktansa, sıcacık evimizde Aşağı New York Körfezi’ni gören pencereden bakarak düşünmek çok daha iyiydi.

Her zaman olduğu gibi, babamın gelmesine az kala annem üzerini değişip makyaj yaptı. Annemle birlikte dalgalı denizi izledik. Güneş batmak üzereydi. Annem eliyle Atlas Okyanusu kıyısını işaret ederek,

“Oralarda dövüşen, birbirini öldüren insanlar var” dedi. İşaret ettiği yeri görmeye çalışarak baktım.

“Biliyorum” dedim. “Onları görebiliyorum.”

Mutfağa dönmeden önce, ciddi bir tonla “Hayır, göremiyorsun” dedi annem. “Göremeyeceğin kadar uzaktalar.”

Annem onları görüp görmediğimi nereden bilebilirdi? Düşünmeye başladım. Gözlerimi kısarak baktığımda, ufukta hayali bir çizgi üzerinde birbirini itip kakan, kılıçla düello eden, çizgi romanlarımdakine benzer küçük siluetler gördüğümü düşündüm. Belki de annem haklıydı. Tüm bunlar benim düş gücümün ürünüydü yalnızca. Tıpkı hâlâ bazı geceler, kalbimi deli gibi çarptırarak, beni ter içinde uykumdan uyandıran gece yarısı canavarları gibi.

Bir şeyin gerçek mi düş mü olduğunu nasıl bilebilirsiniz? Hava iyice kararıp, annem yemek için ellerimi yıkamamı söyleyene kadar gri sulara bakıp durdum. Biraz neşelendirmek için olsa gerek, babam beni tuttuğu gibi havaya kaldırdı. Dışarının soğuğu, babamın bir günlük sakalına sinmiş gibiydi.

Aynı yıl bir Pazar günü, babam bana sabırla sıfırın aritmetikteki yerini, en büyük rakam diye bir şey olmadığını ve büyük rakamların ürkütücü isimlerini öğretmişti (“Bulduğun en büyük sayıya her zaman bir ekleyebilirsin” diyordu). Birdenbire içimi kaplayan çocuksu coşkuyla, 1’den 1000’e kadar tüm tam sayıları yazmak istedim.

Hiç kâğıdımız yoktu; ama babam koşup, gömlekleri çamaşırhaneye gönderildiğinde verilen gri kartonları getirdi. Hemen işe koyuldum; ama umduğumdan çok daha yavaş ilerliyordum. Henüz birkaç yüz sayıdan ileri gidememiştim ki annem banyo saatimin geldiğini söyledi. Hevesim kursağımda kalmıştı. Ben bine kadar yazmak istiyordum. O sırada babam her zamanki arabuluculuk görevini üstlenerek, eğer annemi üzmeden gidip yıkanırsam, kendisinin yazmaya devam edeceğine söz verdi. Çok sevinmiştim. Banyodan çıktığımda babam 900’e yaklaşıyordu. Uyku saatimi biraz geçe, 1000’e ulaşmayı başardım. Büyük rakamların karşılık geldiği değerler beni her zaman büyülemiştir.

Yine 1939’da, annem ve babam beni New York Dünya Fuarı’na götürmüştü. Orada gördüğüm bir şey, bilim ve yüksek teknolojinin ürünü olacak mükemmel bir geleceğin habercisi gibiydi benim için. O güne ait sanat eserleri ve aletlerle doldurulmuş bir zaman kapsülü, 1939 insanının pek bilinmeyeceği uzak gelecekte insanlara bilgi vermek üzere yeraltına gömülmüştü. “Yarının Dünyası” parlak, temiz, modern ve yoksulluk diye bir kavramdan arınmış olacaktı.

Büyük bir ilan tahtasında “Sesi görün” yazılıydı. Küçük bir çekiç diyapazona vurduğunda, osiloskobun ekranında bir sinüs dalgası yayılmaya başlıyordu. Bir başka posterde “Işığı duyun” yazılıydı. Gerçekten de el fenerinin ışığı fotoselin üzerine düştüğünde, Motorola marka radyomuzun ibresi iki istasyon arasında kaldığı zaman çıkan parazite benzer bir ses duyuluyordu. Demek ki dünya daha önce tahmin bile edemeyeceğim harikalarla doluydu. Nasıl olur da bir nota resime, ışık bir sese dönüşürdü?

Ne annem ne de babam bilim adamıydı. Bilim hakkında hemen hiçbir şey bilmiyorlardı. Ancak, beni aynı anda hem kuşkuculuğa hem de meraka teşvik ederken, bilimsel yöntemin birbiriyle zor geçinen iki temel düşünce kalıbını da öğrettiler.Ailem yoksulluğun ancak bir adım ötesinde yaşıyordu. Ama onlara gökbilimci olmak istediğimi söylediğimde, bana değeri hiçbir şeyle ölçülemeyecek denli büyük bir destek verdiler. Üstelik bir gökbilimcinin ne yaptığına ilişkin bilgileri (benimki gibi) neredeyse sıfırdı. Her şeyi etraflıca düşündükten sonra bile, doktor ya da avukat olmamın daha iyi olacağı yolunda bir fikir aşılamaya da çalışmadılar.

Sizlere ilkokul, ortaokul ya da lise sıralarında mesleğimi seçmemde esin kaynağı olmuş fen dersleri öğretmenlerimi anlatabilmeyi isterdim. Ne var ki geriye dönüp baktığımda, böyle hiçbir öğretmenimin olmadığını görüyorum. Okulda, Elementlerin Periyodik Tablosu’nu, kaldıraçları, eğik düzlemleri, yeşil bitkilerde fotosentezi ve antrasitle taş kömürü arasındaki farkı anlamadan olduğu gibi ezberlemiştik. Fen derslerinde ne merak aşılamaya yönelik bir çaba ne evrimsel bakış açısı ne de bir zamanlar insanların inandıkları yanlış düşüncelere dayanan kuramlara ilişkin bir içerik yoktu. Lisedeki laboratuvar derslerinde varmamız beklenen belli bir sonuç vardı hep. O sonucu elde edemezsek kötü not alıyorduk. Kendi ilgilerimizi, önsezilerimizi ya da kavramsal yanlışlarımızı keşfetme yolunda hiçbir teşvik görmüyorduk. Ders kitaplarının sonlarında, ilginç denebilecek konular olurdu. Okul yılı, bu konulara ulaşamadan biterdi. Kütüphanelerde harika gökbilim kitapları bulabilirdiniz, ama bunlar sınıfın kapısından içeri bile girmezdi. Uzun yoldan bölme işlemi, bir yemek kitabındaki tarifler gibi öğretilir; kısa yoldan yapılan bölmelerin, çarpma ve çıkarmaların sizi doğru yanıta nasıl götürdüğü ise hiç anlatılmazdı. Lisede karekök alma, Sina Dağı’ndan inme kutsal bir yöntemmişçesine anlatılırdı. Bize düşen, sadece öğretilenleri anımsamaktı. Doğru sonuca ulaşalım yeterdi; ne yaptığımızı anlamamıza hiç gerek yoktu. İkinci yılımda, matematik bilgimi önemli ölçüde artıran iyi bir cebir öğretmenim olmuştu; ne var ki o da genç kızları incitip ağlatmaya bayılan kaba bir insandı. Bilime ilgim, okul yıllarım boyunca okuduğum bilim ve bilimkurguya ilişkin bu kitaplar ve dergilerle beslendi.

Üniversite, düşlerimin gerçekleştiği yerdi. Yalnız bilimden anlamakla kalmayıp açıklama da getirebilen öğretmenlerim vardı artık. Zamanın iyi öğretim kuruluşlarından biri olan Chicago Üniversitesi’ne girebildiğim için şanslıydım. Enrico Fermi’nin yönetimindeki fizik bölümünde öğrenciydim. Orada, Subrahmanyan Chandrasekhar’dan gerçek matematiksel inceliği öğrendim; Harold Urey ile kimya üzerine tartışma olanağı buldum. Yazlan Indiana Üniversitesi’nde, H. J. Muller’in yanında biyoloji; o zamanlar alandaki tam zamanlı tek araştırmacı olan G. P. Kuiper’dan da gezegen gökbilimi öğrendim.

Zarf arkası hesabı, yine o yıllarda Kuiper’dan edindiğim bilgilerdendir. Bu, aklınıza bir problemin olası açıklaması geldiğinde, eski bir zarf çıkarıp, üzerine temel fizik bilginize başvurarak birkaç yaklaşık denklem, olası sayısal değer karalayıp, bulduğunuz sonucun problemi açıklayıp açıklamadığına bakma yöntemiydi. Yanıtınız doğru değilse, başka bir açıklama aramalıydınız. Böylelikle işe yaramaz savlan kafanızdan bir çırpıda silip atabilirdiniz.

Chicago Üniversitesi’nde, Robert M. Hutchins tarafından tasarlanmış bir genel eğitim programına da katılma fırsatı bulmuştum. Bu programda bilim, insanın bilgi alanında ulaştığı göz kamaştırıcı düzeyin ayrılmaz bir parçası olarak sunuluyordu. Hevesli bir fizikçinin, tüm mesleki bilgilerinin yanı sıra Platon’u, Aristoteles’i, Bach’ı, Shakespeare’i, Gibbon’ı, Malinowski yi, Freud’u ve diğerlerini bilmemesi düşünülemezdi. Giriş düzeyinde bir bilim dersinde Ptolemaios’un Güneş’in Dünya çevresinde döndüğü yolundaki kuramı öylesine iddialı bir şekilde sunulmuştu ki bazı öğrenciler kendilerini Copernicus’a olan bağlılıklarını sorgularken bulmuşlardı. Hutchins’in öğretim programında öğretmenlerin rollerinin, yaptıkları araştırmalarla hiçbir ilgisi yoktu. Öğretmenler, bugünkü Amerikan üniversite standardının aksine, gelecek kuşağa bilgi ve esin verebilme yetileriyle değerlendiriliyorlardı.

Eğitimimdeki açıkların birçoğunu, bu zorlu ve öğretici üniversite ortamında kapatabildim. Böylelikle, yalnız bilim değil, diğer birçok alanda gizemli bulduğum bazı kavramlara açıklık getirebildim. Aynı zamanda, evrenin nasıl bir düzen içerisinde işlediğini biraz olsun keşfetme ayrıcalığına erişmiş kişilerin sevincine de doğrudan tanık oldum.

1950’li yıllardaki öğretmenlerime her zaman minnettar oldum ve her birini ayrı ayrı nasıl takdir ettiğimi bilmelerini istedim. Ancak, geriye dönüp baktığımda, en temel bilgileri lise, hatta üniversite öğretmenlerimden değil, bilim hakkında hiçbir şey bilmeyen ailemden, o çok uzaktaki 1939 yılında almış olduğumu görüyorum.

Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı – Arka Kapak

Pek az sayıda bilim adamı, bilimin merak, heyecan ve coşkusunu geniş kitlelere aktarmada Carl Sagan kadar başarılı olabilmiştir. Pulitzer Ödülü’ne sahip Sagan’ın milyonların düş gücünü yakalama ve zor kavramları anlaşılır bir biçimde aktarabilme yetisi okurlar açısından gerçek bir kazanımdır. Akıldışılığın ve batıl inançların egemen olacağı yeni bir Karanlık Çağ’ın eşiğinde olup olmadığımız sorusu Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı‘nın çıkış noktası. Kitapta bir yandan bilimsel çalışmalara neden kara çalındığı sorgulanırken, bir yandan da uzaylılarla kaçırılma, “bağlantı kurma” ve şifacılık gibi konuların içyüzü gözler önüne seriliyor. Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı, Sagan’ın bilimle ömür boyu süren gönül ilişkisinin bir bildirgesi sayılabilir.

Kitaptan bazı bölümler Bilimsel İnsan’da paylaşılmıştır. Paylaşılan yazıların hepsini liste halinde görmek için buraya tıklayınız.

Kitabın Bölümleri;

  1. En Değerli Şey
  2. Bilim ve Umut
  3. Ay’daki Adam, Mars’taki Yüz
  4. Uzaylılar
  5. Aldatmaca ve Gizlilik
  6. Sanrılar
  7. İblisli Dünya
  8. Gerçek ve Sahte Düşlerin Ayrımı
  9. Terapi
  10. Garajımdaki Ejder
  11. Yas Kenti
  12. Yutturmaca Saptama Sanatı
  13. Gerçeklik Saplantısı
  14. Karşıtbilim
  15. Newton’un Uykusu
  16. Bilim Adamları Günahı Tattığında
  17. Kuşkuculuk ve Merakın Evliliği
  18. Rüzgar Toz Kaldırır
  19. Aptalca Soru Yoktur
  20. Yanan Ev
  21. Özgürlüğe Giden Yol
  22. Anlamkeşler
  23. Maxwell ve İnekler
  24. Gerçek Yurtseverler Soru Sorar.
Reklamlar