Category: Bilim Yazıları


İncil’de yazılı her şeyi sözcük anlamıyla alacak olursanız, Dünya düzdür. Aynısı Kuran için de geçerli. Dünya’nın yuvarlar olduğunu söylemeniz, ateist olduğunuz anlamına gelir. 1993 yılında, Suudi Arabistan’ın en üst düzey dini yetkilisi Şeyh Abdülaziz İbn Baaz, bir ferman, yani fetva yayınlayarak dünyanın düz olduğunu ilan etti. Yuvarlak olduğuna inananlar Tanrı’ya inanmıyor demektir ve bu nedenle cezalandırılmalıdır. Dünya’nın yuvarlak olduğunu apaçık ortaya koyan ve ikinci yüzyılda Greko-Mısırlı gökbilimci Claudius Ptolemaios tarafından elde edilmiş kanıtın Batı dünyasına Müslüman ve Arap gökbilimciler tarafından ulaştırılmış olması ilginç bir zıtlık yaratıyor. Dokuzuncu yüzyılda, bu gökbilimciler Ptolemaios’un Dünya’nın yuvarlaklığını gösterimleyen kitabına “Almagest” yani “En Büyük” adını vermişlerdi.

Evrimden incinen, çağlar boyunca kör fiziksel ve kimyasal güçlerin etkisiyle balçıktan oluşmuş olmaktansa, Tanrı’nın el sanatı sayılma fikrini yeğleyen birçok insana rastlıyorum. Kanıta bakmaya ise hiç mi hiç yanaşmıyorlar. Kanıtın onlarla bir işi yok: Doğru olmasını dilediklerinin doğru olduğuna inanıyorlar. Amerikalıların yalnızca yüzde 9’u, modern biyolojinin en büyük bulgusunu, yani insanların (ve tüm diğer türlerin) doğal süreçlerle eski canlılardan bugüne tanrısal müdahaleye gerek olmaksızın evrim geçirdiğini kabul ediyor. (Sadece evrimi kabul edip etmedikleri sorulduğunda ise yüzde 45’i evet yanıtını veriyor. Bu rakam Çin’de yüzde 70) [1] Jurassic Park isimli film İsrail’de gösterime girdiğinde, birçok Ortodoks haham tarafından lanetlenmişti; çünkü film hem evrimi onaylıyor hem de dinazorların yüz milyonlarca yıl önce yaşadığını söylüyordu. Oysa ki her Musevi Yılbaşı’nda ve evlilik töreninde söylendiği gibi, evren 6000 yıldan gençti. Evrimimizin en açık kanıtı genlerimizde yer alıyor. Ama evrime karşı, okullarda, mahkemelerde, ders kitabı basımevlerinde -bu insanların kendi DNA’ları, kuramı onaylamasına karşı- bir savaşım veriliyor. Hayvanlara bazı etik sınırları aşmadan acı çektirerek insanlar için ilaç ve tedavi yöntemi geliştirmek de evrimi doğrulayıcı diğer bir kanıt. 

Kaynak: Carl Sagan, Karanlık bir Dünyada Bilimin Mum Işığı, sayfa 326.

[1] Kitabın yazıldığı yıl olan 1995 yılındaki oranlardır.

Bir 18. yüzyıl astronomu olan Heinrich Olbers gece gökyüzünün niçin karanlık olduğunu merak etti. Bu çok aptalca bir soru gibi görünebilir. Geceleyin gökyüzü karanlıktır çünkü güneş batmıştır. Fakat Olbers paradoksu aptal bir soru değildi; tersine çok derin ve nazik bir soruydu.

Orada güneşten başka bir sürü yıldız var. Yıldızların evrende düzgün olarak dağılmış olduklarını farz edelim. Evreni, merkezi biz olacak şekilde küresel kabuklar halinde dilimleyelim. Bu kabukların her birinde belli sayıda yıldız olacak ve her yıldız yeryüzünü belli miktarda yıldız ışığıyla aydınlatacaktır. Dünyadan uzaklaştıkça ortalama bir yıldızdan gelen yıldız ışığı uzaklığın karesiyle ters orantılı olarak azalacaktır. (Yani, 10 ışık yılı uzaktaki bir yıldız dünyayı 1 birim aydınlatıyorsa, 20 ışık yılı uzaktaki aynı şiddette ışıma yapan bir yıldız dünyayı 1/4 birim, 30 ışık yılı uzaktaki 1/9 birim … aydınlatacaktır.) Ancak her kabuk üzerindeki yıldız sayısı kabuk alanıyla, kabuk alanı da uzaklığın karesiyle doğru orantılı olduğundan (4.p.r2) küresel kabuklardaki yıldız sayısı da uzaklığın karesiyle doğru orantılı olarak artacaktır. Böylece azalan yıldız ışığı miktarı artan yıldız sayısıyla telafi edilecek ve bu nedenle de gecelerin gündüz kadar aydınlık olması gerekecektir. Dahası, evren sonsuz büyüklükteyse, sonsuz sayıda yıldızdan gelen ışık miktarı da sonsuz olacak ve aslında gece gündüz ayrımı olmadan her zaman sonsuz aydınlık olacaktır.

Başka bir ifadeyle, evren gerçekten sonsuzsa, gözümüzü gökyüzünde her hangi bir yöne çevirdiğimizde görüş çizgimiz üzerinde en az bir yıldız mutlaka bulunmalıdır. Böylece gece gökyüzü bir yıldızın yüzey rengi ve sıcaklığında, ya da binlerce derece santigrat olmalıdır. Kozmik bir barbekü kuyusunda çıtır çıtır kızarıyor olmalıydık. Yeryüzündeki hayat imkansız olmalıydı. Yeryüzünde hayat olduğuna ve gece gökyüzü karanlık olduğuna göre bu argümanda bir şey(ler) açıkça yanlıştır. Fakat ne?

Cevap evrenin genişlemekte ve sadece bir kaç milyar yaşında olduğudur. Uzak galaksiler dünyayı yakın yıldızlardan gelen yıldız ışığı şiddetinde aydınlatmazlar, çünkü enerjileri Doppler kaymasıyla veya uzaklaşma hızlarıyla seyreltilmiştir. Ayrıca, bir kaç milyar ışık yılı uzaktaki kabuklardan hiç ışık gelmez, çünkü orada yıldız bulunmaz. Bunu 1929’da uzak galaksilerin Doppler kaymalarını inceleyen Edmund Hubble’ın evrenin genişlediğini keşfetmesiyle biliyoruz. Fakat astronomlar Olbers paradoksuna yeterli ilgiyi göstermiş ve onun gereklerini fark etmiş olsalardı aynı sonuca neredeyse iki yüzyıl önce bile ulaşılmış olacaktı.

fiziksemineri.com

Büyük Patlama’nın ardından oluşan daha şişmemiş bebek evren, oluşumundan sonra neden o kadar hızlı şişti? Cambridge Üniversitesi’nden Stephen Hawking ve çalışma arkadaşları bu sorulara açıklık getiren bir yanıtın son aşamasında olduklarını düşünüyor. Ekip, yanıtı oluştururken başlangıç dönemdeki evreni, çok sayıda alternatif evrenin harmanlanarak bugün içinde yaşadığımız evrene dönüşen, bir kuantum nesnesi olarak ele almış. Evrenin büyük patlamadan sonraki 10 ile 34. saniyeleri arasında şaşırtıcı bir hızla şiştiği düşüncesi, evrenin aralarında çok büyük uzaklıklar bulunan bölgelerindeki arka plan sıcaklıklarının neden birbirine benzediğini açıklamak için öne sürülmüştü. Buna göre şişmeyle birbirinden uzaklaşan bölgeler, şişme olmadan önce bir arada olmalıdır ki benzer özellikler taşısınlar. Ama evrenin neden şiştiği fiziğin hâlâ çözemediği bir gizem. Paris’teki Denis Diderot Üniversitesi’nden Thomas Hertog evrenin şişmesi düşüncesiyle ilgili olarak “Evrenimizin başlangıcındaki şişmeyi açıklayan temel bir kuram yok. Bu düşünce yalnızca bazı gözlemleri açıklayan geçici bir çözüm olarak ortaya konmuştu.” diyor. Daha da kötüsü, evrenin nasıl oluştuğunu açıklamaya çalışan en iyi girişimlerden birisi sicim kuramı; ama onun kendisinin de tartışmaları süren, çok karmaşık sorunları bulunuyor. Bu kuram değişik fiziksel parametreleri olan 10.500’den çok, farklı evrenin yan yana bulunuyor olabileceğini öngörüyor. Hertog “Çeşit çeşit evreniniz var: Hiç şişme yaşamamış evrenler olduğu gibi, uzun bir şişme süreci geçiren evrenler de var ve bizim evrenimiz bunlardan birine karşılık geliyor.” diyor.

Hawking ve Hertog ikilisi 2006’da evrenin neden şiştiğini açıkladığını umdukları ve sicim kuramının bütün alternatif evrenlerini de içeren bir düşünce öne sürdü. Daha şişmemiş bebek evreni bir kuantum nesnesi olarak ele alıyorlardı. Kuantum mekaniğine göre, bir parçacık iki nokta arasında ilerlerken yalnızca bir yoldan gitmez; o iki nokta arasındaki bütün yollardan aynı anda geçer. İkili, benzer bir yaklaşımla, evrenin de tek ve biricik bir başlangıcı olmayabileceğini ileri sürdü. Bunun yerine evrenin dalga fonksiyonu, Büyük Patlama ile evrenin bugünkü durumunu birleştiren çok sayıda alternatif yolu da içinde barındırıyordu. Birtakım başlangıç koşullarıyla evrenin nasıl evrim geçirdiğini hesaplamak yerine ikili, güncel gözlemleri başlangıç noktası olarak alıp geriye doğru çıkarsamalar yaparak evrenin olası başlangıç koşullarını içeren küçük bir küme elde etmeye çalıştı. Evrenimizi tanımladığını düşündükleri en temel özellikleri saptayarak işe başladılar: Evreni genellikle klasik anlamda görürüz. Bir başka deyişle garip kuantum etkilerindense, günlük yaşamımıza Newton’un fizik yasaları egemendir. Sonra ikili klasik bir evrene ulaşan, evrenimizin olası bütün geçmişlerini ortaya koydu. Bu
noktada bir sorunla karşılaştılar: Hesaplar evrenin başlangıcında yalnızca çok küçük bir şişmenin olması gerektiğini gösteriyordu. Bu durum da kozmik mikrodalga arka plan ışımasındaki –Büyük Patlama’dan kalan ışıma– sıcaklık değişim örüntüsü gözlemleriyle çelişiyordu. Bu örüntü şişmenin daha uzun sürmüş olması gerektiğini ortaya koyuyordu. Hawking “Bu durum bize bir süre sorunmuş gibi geldi.” diyor.

Şimdi bu sorunu çözdüklerini ileri sürüyorlar. Santa Barbara’daki California Üniversitesi’nden James Hartle ile birlikte çalışarak geliştirdikleri çözüm, bütün evrenin yalnızca sonlu bir bölümünü gözleyebileceğimiz gerçeğini içeriyor. Bu gözlenebilir bölgeye “Hubble hacmi” deniyor. Ekip, şimdiye kadar ilk kez, Hubble hacminin tıpkı bir yapbozun parçası gibi evrenimize yalnızca tek şekilde sığabileceğini varsaydı. Orijinal modelleri, Hubble hacmine sığacak kadar şişen az sayıda alternatif evren olduğunu öngördü. Ekip de yalnızca bu kümedekileri olası, geri kalan evrenleri de olanaksız evren olarak kabul etti. Aslında gözlemlenebilir bölgemizin, alternatif evrenlerin küçük kümesindeki her evrene uyabileceği milyonlarca olası yol var. Bu ‘hacim değerlendirmesi’ni hesaba katmak evrenimizin, o olası evrenlerin küçük kümesinde yer alan herhangi bir evrenden gelme olasılığını çok arttırıyor.

Geçen ayki kozmoloji toplantısında çalışmalarını sunan Hawking ‘Hacim değerlendirmeli bu yaklaşımla evrenimizin neden şiştiğini gösterdik.’ diyor. Hertog da ‘Şişme olmayan klasik bir evrenimiz olamayacağını keşfettik’ diye ekliyor. Hatta, kuramları, sicim kuramının öngördüğü evrenlerden nasıl bir yol izlenerek bugün bulunduğumuz noktaya geldiğimizi de açıklıyor. ABD’de Tufts Üniversitesi kozmoloğu Alex Vilenkin, kuramın artık arka plan ışımasıyla örtüşmesinin çok etkileyici olduğunu düşünüyor ve ‘Bu, yetenekli bir ekibin ilginç bir çalışması. Şişmeyle ilgili çok ilginç bağlantılar bulmuşlar. Ama unutmamalı ki bu, üzerinde hâlâ çalışılan,tamamlanmamış bir kuram.’ diyor.

Çağlar Sunay
http://space.newscientist.com/article/mg19826624.300

Bilim ve Teknik Dergisi
Ağustos 2008

Kırılan bardakların tekrar masanın üzerine sıçrayıp eski hallerine döndüklerini görmememizin nedeni, genellikle bu tür bir olayın termodinamiğin ikinci yasasınca mümkün olmadığı şeklinde açıklanır. Buna göre düzensizlik, yani entropi zamanla artar. Bir başka deyişle, bu Murphy Kanunu’dur: İşler daima kötüye gider. Masanın üzerinde sapasağlam duran bir bardak düzene örnek teşkil eder, oysa yere düşüp paramparça olmuş bir barda düzensiz bir haldedir. Yani bardağım masanın üzerinde sapasağlam olduğu geçmiten, yerde paramparça olduğu geleceğe gidilebilirken tersi mümkün değildir.

Düzensizlik ya da entropinin zamanla artması, zamanın oku olarak adlandırılan, zamana belirli bir yön vererek geçmişi gelecekten ayıran kavrama bir örnek teşkil eder. Zamanın en az üç farklı oku vardır. Bunlardan ilki, zamanın termodinamik okudur, yani düzensizlik ya da entropinin artış gösterdiği zaman yönü. İkinci olarak zamanın psikolojik oku gelir. Bu da zamanın aktığını hissettiğimiz yöndür, geleceği değil de geçmişi anımsadığımız zaman yönü. Üçüncü oksa zamanın kozmolojik okudur. Bu da evrenin sıkışmayıp genişlediği zaman yönüdür.

Psikolojik okun termodinamik ok tarafından belirlendiğini ve her ikisinin de hep aynı yöne işaret ettiğini ortaya atacağım. Evren için sınırsızlık varsayımı yapıldığında, aynı yönü işaret etmedikleri halde her ikisi de kozmolojik okla ilintili bir hal alır. Ancak ortaya atacağım iddiaya göre yalnızca bu iki ok kozmolojik okla uyum sağladığında şu soruyu sorabilecek zeki varlıklar olabilir: Düzensizlik neden evrenin genişlediği zaman yönünde artış gösterir?

Termodinamik Ok

Öncelikle termodinamik oktan bahsedeceğim, Termodinamiğin ikinci yasası, düzenli hallere kıyasla çok daha düzensiz hal var olduğu gerçeğine dayanır. Bir yapbozun parçalarını ele alalım. Tüm bu parçalardan anlamlı bir resim ortaya koyabilmenin yalnız tek bir yolu vardır. Öte yandan, parçaların herhangi bir resim oluşturmadan düzensiz bir şekilde dizilebileceği çok sayıda düzenleme olabilir.

Bu az sayıdaki düzenli hallerden birinde bir sistemin ortaya çıktığını varsayalım. Zaman geçtikçe bu sistem, fizik kanunlarına göre evrilecek ve hal değiştirecektir. İleri ki bir zamanda bu sistemin çok daha düzensiz bir halde olma olasılığı yüksektir. Bunu, basitçe, düzensiz hallerin sayısının çok daha fazla olmasıyla açıklayabiliriz. Bu nedenle, sistem başlangıçta çok düzenli bir durumdaysa zaman içinde düzensizliği artma eğiliminde olacaktır.

Yapboz parçalarının başlangıçta resmi oluşturduğu düzende olduklarını varsayalım. Kutuyu salladığınızda parçaların düzeni değişecektir. Muhtemelen artık düzgün bir resim oluşturmayan bir düzene geçeceklerdir, çünkü düzensiz durumların sayısı çok daha fazladır. Bazı parçalar hala asıl resmin belirli yerlerini oluşturacak şekilde doğru konumlarda olabilir, fakat kuyu sallamaya devam ettiğiniz sürece bu parçaların da yerlerinden çıkma olasılığı yüksektir. Böylelikle, parçalar hiçbir anlam içermeyen karmakarışık bir hal alacaktır. Yani parçalar başlangıçta sıkı bir düzen içindeyse muhtemelen zaman içinde düzensizlikler artacaktır.

Tanrı’nı, evrenin ileriki bir tarihte sıkı bir düzen içinde sona ermesine, ancak nasıl bir halde başladığının önemli olmadığına karar verdiğini varsayalım. Bu durumda, evren ilk başlarda muhtemelen düzensiz bir halde olur ve düzensizlik zamanla artardı. Kırık bardaklar eski hallerine dönüp masanın üzerine hoplayabilirdi. Ancak bu bardakları gözlemleyen herhangi biri, düzensizliği zamanla azalan bir evrende yaşıyor olurdu. Bu varlıkların ters yönü işaret eden bir psikolojik okları olduğunu iddia edeceğim. Yani yakın zamanda olanları değil daha uzak geçmişteki olayları hatırlarlardı.

Psikolojik Ok

İnsan belleğiyle ilgili konuşmak güçtür; çünkü beynin işleyişiyle ilgili detaylı bilgimiz yoktur. Ancak bilgisayar belleklerinin nasıl çalıştığını biliyoruz. Bu nedenle bilgisayarların psikolojik zaman oklarından bahsedeceğim. Sanırım, bu okun bilgisayarlar için de insanlarınkiyle aynı olduğunu varsaymak mantıklı olacaktır. Öyle olmasa gelecekteki borsa değerlerini hatırlayan bir bilgisayarla servet elde edilebilirdi

Basitçe anlatmak gerekirse bilgisayar belleği, iki durumdan birinde olabilecek bir cihazdır. Buna örnek olarak süper iletken bir kablo verilebilir. Kabloda akım varsa direnç olmadığında akmaya devam edecektir. Öte yandan, akım yoksa kablo akımsız olarak var olmaya devam edecektir. Belleğin bu iki hali “bir” ve “sıfır” olarak adlandırılabilir.

Herhangi bir şey kaydedilmeden önce bellek, birle sıfırın olasılıklarının eşit olduğu düzensiz bir haldedir. Bellek, hatırlanması istenen sistemle karşılaştıktan sonraysa sistemin durumuna göre bu hallerden birine geçecektir. Yani bellek, düzensiz bir halden düzen bir hale geçer. Ancak belleğin doğru halde olduğuna emin olmak için belli bir enerji kullanması gereklidir. Bu enerji, ısı olarak açığa çıkar ve evrendeki düzensizliği arttırır. Evrendeki bu düzensizlik artışının bellekteki düzen artışından daha fazla olduğu kanıtlanabilir. Bu nedenle, bilgisayar belleğine herhangi bir şey kaydedildiğinde evrenin toplam düzensizliği artar.

Bilgisayarların geçmişi anımsama yönü, düzensizliğin artış yönüyle aynıdır. Yani zamanın yönüne dair öznel hissimiz olan zamanın psikolojik oku, zamanın termodinamik okunca belirlenmiş olur. Bu da termodinamiğin ikinci yasasını neredeyse saçma kılar. Düzensizlik zamanla artar çünkü zamanı düzensizliğin artış yönünde ölçeriz. Bundan daha güvenli bir bahis olamaz.

Evrenin Sınır Koşulları

Peki ama evren neden geçmiş olarak adlandırdığımız zamanın bir ucunda düzenli bir halde olmalı? Neden tüm zamanlarda tam bir düzensizlik içinde değildi? Ne de olsa bu daha olası. Ve düzensizliğin arttığı zamanın yönü, neden evrenin genişleme yönüyle aynı? Buna verilebilecek yanıtlardan biri de evrenin genişleme evresinin başlangıcında düzenli bir halde olmasının Tanrı’nın bir seçimi olduğudur. O’nun nedenlerini anlamaya ya da sorgulamaya çalışmamalıyız; çünkü evrenin başlangıcı Tanrı’nın işiydi. Yani evrenin tüm tarihi Tanrı’nın işi olarak görülebilir.

Evren, çok iyi tanımlanmış kanunlar çerçevesinde işliyormuş gibi görünmekte. Bu kanunlar, Tanrı’nın takdiri olabilir de olmayabilir de. Fakat görünen o ki bunları keşfedip işleyişlerini anlayabiliyoruz. Bundan hareketle, aynı ya da benzer kanunların, evrenin başlangıcında da geçerli olduğunu ummak mantıksızlık mı olur? Klasik genel görelilik teorisine göre evrenin başlangıcı, uzay-zaman eğrisinde sonsuz yoğunlukta bir tekillik olmalı. Bu koşullar altında, bilinen tüm fizik kanunları geçersizleşir. Bu nedenle de evrenin başlangıcı hakkında tahminler yürütmede kullanılamazlar.

Evren son derece düzgün ve düzenli bir halden başlamış olabilir. Bu da bizi, şuan gözlemlediğimiz gibi son derece iyi tanımlanmış bir termodinamiğe ve zamanın kozmolojik oklarına ulaştırır. Böyle bir durumda evren zaten tam bir düzensizlik olacağından düzensizliğin zamanla artması da beklenemez. Ya sabit kalacaktır ki bu durumda iyi tanımlanmış bir termodinamik zaman oku olmaz, ya da azalacaktır ki bu durumda da termodinamik zaman oku kozmolojik okun tam tersi istikameti işaret eder. Bu olasılıkların hiçbiri gözlemlerimizle uyuşmamaktadır. Daha önce bahsettiğim gibi, klasik genel görelilik teorisine göre evren, uzay-zaman eğrisinde yoğunluğun sonsuz olduğu bir tekillikten başlamıştır. Hatta bunun anlamı klasik genel görelilik teorisinin kendi çöküşünü öngörmüştür. Uzay-zaman eğriliği arttığında, kuantum çekim etkileri önemli bir hal alır ve klasik teori evrenin iyi bir tanımı olmaktan çıkar. Evrenin nasıl başladığını anlayabilmek için kuantum çekim teorisi kullanılmalıdır.

Zamanın Oku Ters Yöne Döner mi?

Peki, evrenin genişlemesi durup sıkışmaya başlarsa neler olur? Termodinamik ok tersine döner ve düzensizlik zamanla azalır mı? Bu durum, genişleme evresinden sıkışma evrenine geçişi sağ salim atlatabilen insanlar için her tür bilim-kurgusal olasılığı mümkün kılardı. Kırılan bardakların tekrar birleşerek masanın üzerine atladığını görebilirler miydi? Bir sonraki günün borsa değerlerini hatırlayıp servet elde edebilirler miydi?

Evren yeniden çöktüğünde neler olacağıyla ilgili endişelenmek biraz fazla bilimsel görülebilir, ne de olsa çöküş evresi en azından on bin milyon yıl daha başlamayacak. Ama neler olacağını bulabilmenin hızlı bir yolu var: Bir kara değilin içine atlamak. Bir yıldızın çökerek kara delik oluşturması, erenin çöküş evresinin son dönemlerine tekabül edebilir. Bu nedenle, evrenin sıkışma döneminde düzensizlik azalacaksa kara delikler için de aynı şeyin olması beklenir. Yani belki de kara deliğin içine düşen astronot, rulet masasında bahsini oynamadan önce topun hangi numaraya düşeceğini anımsayarak çok para kazanabilir. Ancak ne yazık ki kuvvetli çekim alanlarınca spagettiye dönüştürülmeden önce kumar oynamaya ayıracak çok az vakti olur. Aynı zamanda bize termodinamik okun tersine dönüp dönmediğini de söyleyemez, hatta kazandığı paraları bankaya yatıracak vakti dahi olmaz, çünkü kara deliğin olay ufkunun ardında hapsolmuştur.

Başlangıçta evren yeniden çöktüğünde düzensizliğin azalacağına inanıyordum. Bunun nedeni, evrenin yeniden küçülürken çok daha düzenli ve düzgün bir hal alması gerektiğini düşünmemdi. Bu da sıkışma evresinin zamansal olarak genişleme evresinin tersine oynatılmış hali olduğu anlamına gelirdi. Sıkışma evresindeki insanlar hayatlarını tersine yaşamaya başlardı. Daha doğmadan ölür ve evren sıkıştıkça gençleşirlerdi. Bu hoş fikirdi, çünkü genişleme ve sıkışma evrelerinin simetrik olduğu anlamına gelirdi. Ancak bu fikir, evrenle ilgili başka fikirlerden bağımsız bir şekilde tek başına kabul edilemez. Soru şudur: Bu durum, sınırsızlık koşulunun beraberinde mi ortaya çıkar yoksa bu koşula uymamakta mıdır?

Daha önce belirttiğim gibi, başlangıçta sınırsızlık koşulunun gerçekten de sıkışma evresinde düzensizliğin azalmasını da beraberine getirdiğini düşünüyordum. Bu görüşümün temelinde, çöküş evresinin genişleme evresinin zamanca tersine yürütüldüğü bir dönem olduğu basit bir evren modeli yatmaktaydı. Ancak meslektaşlarımdan biri olan Don Page, sınırsızlık koşulunun, sıkışma evresinin, genişleme evresinin zamanca tersine yürütülmüş hali olması gerektirmediğini belirtmiştir. Bunun da ötesinde, öğrencilerimden biri olan Raymond Laflamme, biraz daha karışık bir modelde evrenin çöküş döneminin genişleme döneminden çok farklı olduğunu buldu. Bir hata yaptığımın farkına vardım. Gerçekten de sınırsızlık ilkesi, sıkışma evresi boyunca düzensizliğin artmaya devam etmesini gerektiriyordu. Evren yeniden sıkışmaya başladığında ya da kara deliklerin içinde, termodinamik ve psikolojik okların yönü tersine dönmüyordu.

Böylesi bir hata yaptığınızı anladığınızda ne yapmalısınız? Kimileri, Eddington gibi, yanıldıklarını asla itiraf etmez. Görüşlerini desteklemek için yeni ve çoğu zaman birbirini tutmayan görüşler ileri sürerler. Bazıları başlangıçtan beri yanlış olan görüşü gerçekten desteklemediklerini, bunu yapmışlarsa bile yalnızca tutarsız bir görüş olduğunu ispatlamak için yaptıklarını iddia eder. Buna dair çok sayıda örnek verebilirimi ama o zaman hiç sevilmeyen biri haline gelirim. Bana göreyse yazılı bir ortamda hatalı olduğunuzu itiraf etmek çok daha az karmaşık ve iyi yoldur. Buna iyi bir örnek olarak Einstein gösterilebilir; kendisi, durağan bir evren modeli oluşturmaya çalışırken ortaya attığı kozmolojik sabitin hayatında yaptığı en büyük hata olduğunu belirtmiştir.

Stephen Hawking, Her Şeyin Teorisi -Evrenin Başlangıcı ve Geleceği, sayfa 94-95-96-97-98-99-100

Ticari ve halka yönelik televizyon programcılığının işleyiş kurallarından ilki olarak şunu öne sürersem, kimse beni gereğinden fazla kötümser saymaz umarım: Para her şeydir. En çok izlenme saatlerinde “rating”deki bir puanlık fark, reklamcılıkta milyonlarca dolar anlamına gelir. Özellikle 1980’lerin başlarından bu yana, televizyon neredeyse para güdümlü hale geldi. Bu gerçeği haber ve özel haber programlarındaki düşüşe ya da başlıca kanalların, Federal İletişim Komisyonu’nun çocuk programcılığının düzeyinin artırılması yolundaki kararını bozmaya yönelik hastalıklı girişimlerinde görmek olanaklı. (Örneğin, Pleistosen dönemi atalarımızın teknoloji ve yaşam tarzları sistematik olarak hatalı sunan, dinazorları ev hayvanı gibi gösteren bir çizgi film dizisine eğitsel öğeler katılması önerilmişti.) Yazdığım sıralarda, Amerika’da kamu televizyonu hükümet desteğini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya ve ticari programcılığın içeriksel niteliği uzun vadeli, çarpıcı bir düşüş sürecinde.

Bu çerçevede, televizyonda daha fazla gerçek bilim için savaşmak aptalca ve yandaşı olmayan bir çaba gibi görünüyor. Ancak, kanal sahipleri ve televizyon yapımcılarının da gelecekleri konusunda haklı kaygılar taşıdıkları çocukları ve torunları var kuşkusuz. Ulusların geleceği için biraz sorumluluk duymalılar. Bilim programcılığının başarılı olabileceği ve halkın bu tür programların açlığını çektiği yolunda kanıt var. Er ya da geç, gerçek bilimin dünyanın başlıca televizyon kanallarında beceriyle ve cazip bir üslupla, düzenli bir şekilde sunulacağı umudunu taşıyorum. [1]

________

Gilligan’s Island (Gilligan’ın Adası) adlı eserdeki çılgın bilim adamı, kendi kötü amaçları için diğerlerinin zihinlerini kontrol etmesine yarayacak elektronik aracı ayarlarken “Bilim adamı, evet; çılgın, hayır” diyerek kıkırdıyor.

“Üzgünüm Dr.Nerdnik, ama Dünyalı insanlar yer ve enerji kazandıracak olsa da 7 cm. boyuna indirilmektern hoşlanmayacaklar…” Çizgi filmin süper kahramanı, cumartesi sabahı çocuk kuşağındaki sunulan tipik bilim adamına sabırla etik bir ikilemden söz ediyor.

Bu sözde bilim adamlarının bir çoğu -gördüğüm programlardan ve görmediğim ama (Çılgın Bilim Adamının Çizgi Film Kulübü gibi), haklarında duyduklarımdan yola çıkarak söylüyorum- güç arzusuyla körüklenen ya da diğerlerinin hislerine inanılmaz derecede duyarsız olan ahlak özürlü tiplemeler. Kukla durumundaki izleyiciye verilen mesaj, bilimin tehlikeli ve bilim adamlarının da fena halde tuhaf olduğu: Bilim adamları çılgın yaratıklardır.

Bilimin uygulamaları tehlikeli olabilir kuşkusuz; vurgulamaya çalıştığım gibi, -taş aletlerin icadı ve ateşin keşfi kadar eskiden başlayarak- insanlık tarihinde her önemli teknolojik ilerleme etik belirsizlik getirmiştir. Bu ilerlemeler cahil ve kötü kişilerce tehlikeli amaçlar uğruna ya da bilge ve iyi kimselerce insan türünün yararına kullanılabilir. Ne var ki, çocuklarımıza yönelik programlarda bu belirsizliğin yalnızca bir yönü sunuluyor.

Tüm bu programlarda bilim çoşkusu nerede? Evrenin nasıl oluştuğunu keşfetmenin tadına ne oldu? Peki ya derin bir konuyu anlamanın verdiği ferahlık? Neden bilim ve teknolojinin insanlığın ferahı adına yaptığı katkılardan, tıp ve tarım teknolojilerinin kurtardığı milyarlarca hayattan hiç söz edilmiyor? (Bu arada, Gilligan’ın Adası’ndaki Profesör’ün bilimsel bilgisini sık sık adaya düşenlerin pratik sorunlarını çözmek için kullandığını belirtme dürüstlüğünü göstermeliyim.)

Yüzleştiğimiz bir çok sorunun, kökeni ne olursa olsun, bilim ve teknoloji alanında derin bir anlayış gerektiren çözümlerinin olduğu, karmaşık bir çağda yaşıyoruz. Bu sorunlara çözüm üretmek için modern toplum, en iyi akıllara umutsuzca gereksinim duyuyor. Özel yetenekli birçok çocuğun cumartesi sabahı kuşağını ya da Amerikan video mönüsünde sunulan diğer programları izleyerek bilim ya da mühendislik alanında bir meslek yaşamına yöneleceğini hiç sanmıyorum. [2]

________

Televizyon bilimkurgu programlarında daha başka hatalar da yapılıyor. Örneğin Uzay Yolu, çekiciliğine, uluslararası ve türler arası güçlü perspektifine karşın, en temel bilimsel gerçekleri sık sık çiğniyor. Mr. Spock’ın insanla Vulcan gezegeninde bağımsız olarak evrim geçirmiş bir yaşam türü arasında geçiş olduğu görüşü, genetik olarak insan ve enginar arasında başarılı bir geçiş olması şansından çok daha düşük olasılığa sahip. Ama bu görüş, popüler kültürde sonradan uzaylılarca kaçırılma öykülerinin değişmez bir öğresine dönüşen uzaylı/insan melezleri savuna örnek sağlamış oldu. Çeşitli Uzay Yolu TV dizileri ve filmlerinde düzinelerce uzaylı türü betimlenebilirdi. Bizim önümüze konulanlar ise, hafifçe farklı insan türevleri. Bu durumun ardında, sadece bir oyuncu ve lateks maske ile halledilebilir karakter kullanmayı gerektiren kısıtlı bütçeler olsa da, sonuçta ortaya çıkanlar, evrimsel sürecin olasılık kurallarına bağlı doğasını inkar ediyor. Eğer uzaylılar varsa, kanımca hepsi Klingon ve Romulanlardan fena halde daha az insansı görünecek ve son derece farklı teknolojik düzeylere sahip olacaktır. Uzay Yolu, evrimsel gerçeklerden soyutlanmış bir sunum içeriyor.

Bir çok TV programı ve filminde en sıradan bilim bile -zaten bilimden yoksun olay örüngüsünde yer alması hiç de gerekmeyen yapmacık repliklerden sö ediyorum- beceriksizce yapılıyor. Lisansüstü eğitimini yapan bir öğrenci kiralayıp bilimsel doğruluk açısından senaryoyu okutmak çok az paraya mal olur. Ne var ki asla böyle bir yönteme başvurulmuyor. Sonuçta, birçok diğer bakımdan ibret verici olan Star Wars‘da (Yıldız Savaşları), uzaklık birimi olan “parsek”ten hız birimi gibi söz etme gafları yapılıyor. Bu gibi noktalara bir zerre daha özen gösterilseydi, senaryo güzelleşebileceği gibi, izleyici kitleye de biraz bilim aktarılmış olurdu.

TV’de kolay inanırlar için bol bol sahte bilim, fena sayılamayacak oranda tıp ve teknoloji sunumu var. Ama özellikle idarecilerinin bilimsel programların rating’i ve karı düşüreceğini düşündüğü, başka bir şeyi de umursamadığı büyük ticari kanallarda bilime rastlamak neredeyse hiç olası değil. Kanallarda “Bilim Muhabiri” sıfatıyla görev yapan kişiler ve bilime ayrıldığı söylenen haber programları çıkıyor karşımıza zaman zaman. Ne var ki sözünü ettikleri bilim değil, tıp ve teknoloji. Tüm o kanallarda, işi her haftanın Nature ya da Science dergisini okuyup haber değeri taşıyan yeni bir keşif olup olmadığına bakmak olan tek bir görevli var mıdır merak ediyorum. Her sonbahar , bilimde Nobel Ödülleri duyurulduğunda, bilim haberciliği yapmak için çok büyük fırsat çıkmış oluyor. Oysa ki, ödüllerin ne için verildiğini açıklayan bir program yerine şunun gibi bir şeyler çalınıyor kulağımıza: “… bir gün kanser için tedavi geliştirilmesini sağlayabilir. Bugün Belgrat’ta … “

Radyo ya da televizyon söyleşi programları veya orta yaşlı beyaz adamların karşılıklı oturup birbirleriyle hep aynı görüşte olduklarını geveleyip durdukları o içler acısı pazar sabahı programları ne kadar bilim içeriyor? ABD Başkanı’nın bilim konusunda zekici bir yorum yaptığını en son ne zaman duydunuz? Neden koskoca Amerika’da, kendini evrenin nasıl işlediğini anlamaya adamış tek bir TV dizisi kahramanı yok? Basında her gün yer alan bir cinayet davasında herkes ağzından DNA testlerini düşürmezken, neden nükleik asitlere ve kalıtıma ayrılmış bir program yayımlanmıyor? Televizyonda, televizyonun nasıl işlediğini ayrıntılı ve anlaşılır bir şekilde anlatan bir tane program izlediğimi anımsamıyorum. [3]

________

Televizyonda nasıl daha fazla bilim sunabiliriz? İşte bazı olasılıklar:

  • Haber ve söyleşi programlarında bilimin harikalarına ve yöntemine sürekli değinilebilir. Keşif sürecinde gerçek insan draması gizlidir
  • Adli tıp ve epidemiyolojideki ilginç vakaları da kapsamak üzere, çelimsiz spekülasyonlarla akılcı çözümlerin getirildiği “Çözülmüş Gizemler” adında bir dizi yapılabilir.
  • “Çanlarımı Yine Çal” adlı bir programla, basının ve halkın hükümetin örgütlü yalanlarını yuttuğu durumları anabiliriz. İlk iki bölüm, Tonkin Körfezi “kazası”na ve suçsuz, korunmasız Amerikan sivillerinin ve askeri personelin, 1945 sonrasında sözde “ulusal savunma” gerekçeleriyle sistematik olarak radyasyona maruz bırakılmalarına ayırılabilir
  • Ünlü bilim adamlarının, ulusal liderlerin ve din adamlarının temel hataları ve yanlış anlamaları konulu ayrı bir dizi hazırlanabilir.
Halkın bilim konusunda daha bilgili olması yolunda dayatan bir gereksinim var. Televizyon bunu tümüyle kendi başına sağlayamaz. Ama bilimin anlaşılmasında kısa vadeli gelişmeler elde etmek istiyorsak, başlanması gereken yer televizyondur. [4]

 

Carl Sagan, Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı, [1] syf 371 – 372,  [2] syf 376 – 377, [3] syf 378-379, [4] syf 380-381