Category: Bilim Yazıları


Güneş Sistemi, günümüzde, ileri teknolojik araçlar ile araştırılıyor.

Aristo, MÖ 340 yılında yazmış olduğu On the Heavens (Gökyüzüne Dair) başlıklı kitabında, Dünya’nın düz bir tabak değil, yuvarlak bir top şeklinde olduğuna yönelik oldukça iyi iki kanıt ileri sürebilmiştir. Birincisi, Ay’ın evrelerinin, Dünya’nın Ay’la Güneş arasına girmesiyle oluştuğunun farkına varmasıdır. Dünya’nın Ay’ın yüzeyindeki gölgesi daima yuvarlaktı, bu sadece Dünya küre biçimdeyse doğru olabilirdi. Dünya düz bir disk şeklinde olsaydı, gölgesi uzun ve eliptik olurdu; tabii, tutulma yalnızca Güneş diskin merkezinin tam üzerinde olduğunda gerçekleşmediği sürece.

İkincisi, yaptıkları seyahatler sayesinde Yunanlıların, Kuzey Yıldızı’na güneyden bakıldığında kuzey bölgelere kıyasla daha alçak göründüğünü biliyor olmalarıydı. Aristo, Kuzey Yıldızı’nın Mısır ve Yunanistan’dan bakıldığındaki bariz konum farkını kullanarak dünyanın çevresinin yaklaşık dört yüz bin stadyum olduğunu bile tahmin etti. Bir stadyumun uzunluğunun ne kadar olduğu tam olarak bilinmiyor, ama yaklaşık yüz seksen metre olabilir. Bu da Aristo’nun tahmininin, şu anki kabul edilen rakamdan iki kat daha büyük olduğu anlamına gelir.

Yunanlıların Dünya’nın yuvarlak olmasıyla ilgili üçüncü bir kanıtları bile vardı. Bu da, ufuktan yaklaşmakta olan bir geminin önce yelkenlerinin, sonra gövdesinin görülmesiydi. Aristo, Dünya’nın sabit olduğunu ve Güneş, Ay, diğer gezegenler ve yıldızların dairesel yörüngelerle Dünya’nın çevresinde döndüğünü düşünüyordu. Buna inanıyordu; çünkü gizemci nedenlerden ötürü, evrenin merkezinde Dünya’nın bulunduğunu, dairesel hareketinse en mükemmel hareket biçimi olduğunu hissediyordu.

Bu görüş, MS 1.yüzyılda Batlamyus tarafından eksiksiz bir kozmolojik modele dönüştürüldü. Dünya merkezdeydi. Çevresindeyse Ay, Güneş, yıldızlar ve o gün varlığı bilinen beş gezegen olan Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn’ü taşıyan sekiz küre vardı. Gezegenler de kendi kürelerine bağlı biçimde daha küçük daireler çizerek hareket ediyorlardı. Böylelikle, gökyüzünde izledikleri karmaşık yollar açıklanmış oluyordu. En dıştaki küre, sabit yıldızlar adı verilen ve birbirlerine göre hep aynı konumda durarak gökyüzünde birlikte dönen yıldızları taşıyordu. En son kürenin ötesinde ne olduğuysa açık değildi, ama kesinlikle insanoğlunun gözlemleyebildiği evrenin bir parçası değildi.

Batlamyus’un modeli, gökteki cisimlerin konumlarını tahmin edebilmek için oldukça kesin bir sistem sağlıyordu. Ancak bu konumları doğru bir şekilde tahmin edebilmek için, Batlamyus’un, Ay’ın kimi zaman Dünya’ya diğer zamanlarda olduğundan iki kat yakınlaşmasını sağlayan bir yol izlediği varsayımını yapması gerekiyordu. Ve bu varsayım, ayın bazen her zamankinden iki kat daha büyük görünmesi gerektiği anlamına geliyordu. Batlamyus bu hatanın farkındaydı; ama oluşturduğu model, evrensel olarak değilse bile genel anlamda kabul gördü. Hristiyan Kilisesi tarafından, Kutsal Kitap’takine uygun bir evren modeli olarak kabul edildi. Sabit yıldızların oluşturduğu kürenin dışında Cennet ve Cehennem için oldukça fazla yer bıraktığı için çok avantajlı bir modeldi.

Ancak 1514 yılında Polonyalı bir rahip olan Nicholas Kopernik tarafından, çok daha basit bir model ortaya atıldı. İlk başta, dini inançlara aykırı düşmekle suçlanmaktan korkarak modelini isimsiz olarak yayımladı. Ona göre Güneş sabit bir şekilde merkezdeydi ve Dünya’yla diğer gezegenler dairesel yörüngelerde Güneş’in çevresinde dönüyordu. Bu modelin ciddiye alınması için neredeyse bir yüzyıl geçmesinin gerekmesi, Kopernik için çok üzücü. Daha sonraları iki astronom -Alman Johannes Kepler ve İtalyan Galileo Galilei- her ne kadar öngördüğü yörüngeler gözlemlenenlerle uyumlu olmasa da açık bir şekilde Kopernik teorisini desteklemeye başladı. Aristo-Batlamyus teorisinin sonu, 1609 yılında geldi. O yıl, Galileo, henüz yeni keşfedilmiş olan teleskopla gece gökyüzünü incelemeye başladı.

Galileo, Jüpiter gezegenine baktığında, yörüngesinde daha küçük uydu yahut aylar olduğunu gördü. Bu da Aristo ve Batlamyus’un düşündüğünün aksine, her şeyin Dünya’nın çevresinde dönüyor olması gerekmediği anlamına geliyordu. Elbette ki Dünya’nın evrenin merkezinde olduğunu, Jüpiter’in aylarınınsa Dünya çevresinde son derece karmaşık yörüngeler izledikleri için sanki Jüpiter’in yörüngesindeymişler gibi göründüklerini düşünmek mümkündü. Ancak Kopernik’in teorisi çok daha basitti.

Yaklaşık olarak aynı zamanlarda, Kepler, Kopernik’in teorisinde değişikler yapıp gezegenlerin dairesel değil eliptik yörüngelerde hareket ettikleri fikrini ortaya atmıştı. Tahminler artık gözlemlerle uyum içindeydi. Kepler’e göre eliptik yörüngeler geçici bir hipotezdi, üstelik de daha iticiydi, ne de olsa dairelerin elipslere kıyasla çok daha mükemmel olduğu açıktı. Yörüngelerin eliptik olmasının gözlemleri doğruladığını neredeyse kazara keşfeden Kepler, gezegenlerin, Güneş’in çevresinde manyetik güçler sayesinde dönebildikleri fikrini bir türlü bununla bağdaştıramıyordu.

Bu duruma bir açıklama çok sonra, Newton 1687 yılında Principia Mathematica Naturalis Causae adlı kitabını yayımladığında geldi. Bu herhalde fiziki bilimler konusunda yayımlanmış en önemli kitaptı. Newton, kitabında yalnızca cisimlerin uzay ve zamanda nasıl hareket ettiklerine dair teori ortaya atmakla kalmıyor, aynı zamanda, bu hareketlerin incelenebilmesi için gerekli olan matematiksel altyapıyı da geliştiriyordu. Bunun yanı sıra Newton, evrensel çekim yasasını geliştirdi. Buna göre evrendeki her kütle, diğer kütleye doğru, kütlelerinin büyümesi ve birbirlerine yakınlaşmalarıyla artan bir kuvvetle çekiliyordu. Bu, nesnelerin yere düşmelerine neden olan kuvvetle aynıydı. Newton’un başına bir elma düşmesi hikayesinin uydurma olduğu neredeyse kesin. Newton’un konula ilgili tek söylediği, çekim fikrinin, düşünceli bir şekilde oturuyorken aniden düşen bir elma görünce aklına gelmiş olduğuydu.

Newton daha sonra ortaya attığı bu yasaya göre, Ay’ın Dünya’nın çevresinde, Dünya’yla birlikte diğer gezegenlerin de Güneş’in çevresinde eliptik yörüngeler izlemelerine çekimin neden olduğunu gösterdi. Kopernik modeli, Batlamyus’un göksel kürelerini ve onlarla birlikte de evrenin doğal bir sınırı olduğu fikrini ortadan kaldırıyordu. Sabit duran yıldızlar, Dünya Güneş’in çevresinde döndükçe göreli konumlarını değiştirmiyordu. Bu da sabit duran yıldızların Güneş’imize benzediğini, ancak çok uzakta olduklarını düşünmeyi doğal kılıyordu. Bir sorun vardı. Newton, çekim teorisine göre yıldızların birbirlerini çekmeleri gerektiğinin farkına varmıştı; yani görünüşe göre hareketsiz duruyor olmaları mümkün değildi. Hepsi de bir noktada düşmezler miydi?

Newton, O dönemin önde gelen düşünürlerinden Richard Bentley’e 1691 yılında yazdığı bir mektupta, yıldızların sonlu sayıda olsa bunun gerçekleşebileceğini belirtmişti. Ancak eğer sonsuz sayıda yıldız aşağı yukarı düzgün bir şekilde sonsuz uzaya dağıtılmışsa, düşebilecekleri merkezi bir nokta olmazdı. Bu görüş, sonsuzluk hakkında konuşulduğunda karşılaşılabilecek gizli tehlikelerden biridir.

Sonsuz bir evrende her nokta merkez olarak görülebilir; çünkü her noktanın çevresinde sonsuz sayıda yıldız vardır. Çok daha sonraları anlaşılan doğru yaklaşımsa, yıldızların birbiri üzerine düştükleri sonlu durumu düşünmekti. Bu bölgenin dışına düzgün bir şekilde daha çok yıldız eklendiğinde neyin değişebileceği sorulabilir. Newton’un yasasına göre eklenen yıldızlar da var olanlara göre hiç bir fark yaratmaz ve yeni eklenen yıldızlar da var olanlar kadar hızlı bir şekilde düşerdi. İstediğimiz kadar çok yıldız ekleyebiliriz, ama sonunda hepsi kendi içlerine çökecektir. Artık çekimin her zaman etkin olduğu, evrenin sonsuz durağan bir modelinin mümkün olmadığını biliyoruz.

Kaynak: Stephen W. Hawking, Her Şeyin Teorisi – Evrenin Başlangıcı ve Geleceği, sayfa 15-16-17-18

 

Biyolojik evrimin en basit tanımı, değişerek türemedir. Bu tanım hem küçük ölçekte evrimi (yani bir popülasyonun içinde gen sıklıklarının nesilden nesile değişmesini) hem de büyük ölçekte evrimi (yani aradan birçok nesilin geçmesiyle ortak bir atadan farklı türlerin türemesini) kapsar. Evrim yaşamın tarihini anlamamızı sağlar.

 

Evrim, bir canlı popülasyonunun genetik kompozisyonunun zamanla değişmesi anlamına gelir. Genlerdeki mutasyonlar, göçler veya çeşitli türler arasında yatay gen aktarımları sonucu türün bireylerinde yeni veya değişmiş özelliklerin ortaya çıkması, evrim sürecini yürüten temel etmendir. Evrim, bu yollarla oluşan değişimlerin popülasyon genelinde daha sık veya daha nadir hale gelmesiyle işler.

Dünya’daki canlı türlerinden henüz sadece 2 milyondan biraz fazlası tanımlanabilmiş ve sınıflanabilmiştir. Bazı tahminlere göre henüz tanımlanmamış 10 ila 30 milyon canlı türü vardır. Bir milimetrenin binde birinden kısa bakterilerden tutun, yerden yüksekliği 100 metreyi, ağırlığı binlerce tonu bulan sequoia servi ağaçlarına kadar dünyadaki canlı türleri, cüsse, biçim ve yaşayış biçimi açısından çok büyük farklılıklar gösterirler. Sıcak su kaynaklarında kaynama sıcaklığına yakın derecelerde yaşayan bakteriler olduğu gibi, Antarktika’daki buzullarda ya da tuz göllerinde -23 °C’ye varan sıcaklıklarda yaşayan algler vemantarlar vardır. Aynı şekilde karanlık okyanus tabanlarındaki hidrotermal çatlakların kenarlarında yaşayan devasa boru kurtçukları olduğu gibi, Everest Dağı’nın yamaçlarında, 6 bin metre yükseklikte yaşayan hezaren çiçekleri ve örümcekler vardır.

Dünyadaki bu neredeyse sınırsız sayıdaki yaşam biçimi, evrimsel sürecin bir sonucudur. Tüm canlılar, ortak atalardan geldikleri için akrabadırlar. İnsan ve diğer tüm memeliler, yaklaşık 150 milyon yıl önce yaşamış sivrifaremsi bir canlıdan evrimleşmişlerdir. Memeliler, kuşlar, sürüngenler, iki yaşamlılar ve balıkların ortak atası 600 milyon yıl önce yaşamış su solucanlarıdır. Tüm hayvanlar ve bitkiler, yaklaşık 3 milyar yıl önce yaşamış bakterimsi mikroorganizmalardan türemişlerdir. Biyolojik evrim, canlı nesillerinin ortak atadan değişerek türeme (İng: descent with modification) sürecidir. Yeni nesiller, eski nesillere göre farklılıklar taşırlar ve ortak atadan uzaklaştıkça çeşitlilik artar.

Kaynaklar

Carl Sagan'ın yazdığı "Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı" kitabındaki "Garajımdaki Ejder" bölümünün ilk 4 sayfasından alıntı olan yazı.

“Garajımda ateş soluyan bir ejder yaşıyor.”

Diyelim ki (ruhbilimci Richard Franklin’in grup terapisi yaklaşımını benimseyerek) size ciddi olarak böyle bir önerme sunuyorum. Kuşkusuz, dediğimin doğruluğunu kontrol etmek isteyecek, kendi gözünüzle görmek isteyeceksiniz. Yüzyıllardır ejderler ile ilgili olarak sayısız öykü anlatılmış, ancak gerçek kanıt gören olmamıştır. Canlı bir kanıt görmek için ne iyi bir fırsat!

“Hadi göster öyleyse” diyorsunuz. Ben de sizi garajıma götürüyorum. İçeri baktığınızda gördükleriniz bir merdiven, boş boya kutuları ve üç tekerlekli eski bir bisiklet oluyor. Görünürlerde ejder falan yok.

“Ejder nerede?” diye soruyorsunuz.

“İşte tam orada” diye yanıt vererek, ileride bir yeri işaret ediyorum. “Söylemeyi unutmuş olmalıyım o görünmez bir ejder.”

Ejderin ayak izlerini görebilmek için yere un serpmeyi öneriyorsunuz.

“İyi fikir” diyorum, “ama bu ejder havada uçuyor.”

O halde görünmez alevini saptamak için kızılötesi alıcı kullanmaya kalıyorsunuz.

“İyi fikir, ama bu görünmez alevin ısısı da yok.”

Peki öyleyse, siz de sprey boya sıkarak ejderi görünür yaparsınız.

“İyi olurdu, ama bu ejderin cismi de yok ki! Boya tutmaz.”

Bana önerebileceğiniz daha çok yöntem var. Ancak, önerdiğiniz her türlü fiziksel testi, neden işe yaramayacağını açıklayan bir bahane ile savuşturabilirim.

Peki, ısısız alev püsküren, görünmez, cisimsiz, havada uçan bir ejder ile aslında hiç var olmayan ejder arasında ne fark var? Savımı çürütmenin, aksini göstermenin bir yolu yoksa, ejderimin var olduğunu söylemenin ne anlamı var? Hipotezimi geçersiz kılma yeterliliğinden yoksun olmanız ile doğru olduğunun kanıtlanması arasında çok fark var. Denenemeyen iddialar, çürütülmeye karşı bağışıklığı olan önermeler, bize esin vermek ya da merakımızı uyandırmak bakımından ne türlü bir değere sahip olurlarsa olsunlar, gerçekliğe uygunluk terazisinde ağırlıkları sıfırdır. Bu durumda, ejder konusunda sizden isteyebileceğim tek şey, kanıt olmadığına göre, benim dememe bakarak inanmanız.

Garajımda bir ejder olduğu yolundaki ısrarımdan yola çıkarak varabileceğiniz tek sonuç, kafamın içinde komik bazı fikirlerin barınmakta olduğudur. Hiçbir fiziksel testin uygulanamadığı bu sava beni inandıran ne olduğunu merak edersiniz. Gördüğümün bir düş ya da sanrı olması olasılığı geçer aklınızdan. Peki ama neden bunu ciddiye alıyorum? Belki de yardıma gereksinmem vardır. En azından, insanın yanılabilme payını hafife almış olabilirim.

Varsayalım ki, yaptığınız testlerin tümü başarısız olmasına karşın, iyi niyetinizi yitirmeyecek denli duyarlı davranıyorsunuz. Yani, garajımda alev soluyan bir ejder olması fikrini hemen reddetmiyorsunuz.  Yalnızca, aklınızın bir köşesine kaldırıyorsunuz. Kuşkusuz, bana inanmadığınız için kendimi hakarete uğramış saymam size haksızlık olur; sırf İskoç mahkemelerinin söyleminde yer alan “kanıtlanamamıştır” hükmüne vardığınız için sizi can sıkıcı ya da düş gücünden yoksun olmakla suçlamak da öyle.

Diyelim ki işler tersi yönde gelişti. Tamam, ejder görünmez; ama yere döktüğünün unun üzerinde ayak izleri bıraktığını görebiliyorsunuz. Kızılötesi alıcı, normalin üzerinde sinyal alıyor. Sıktığınız sprey boya, havada ileri geri sallanan ejder başını gözler önüne seriyor. Ejderlerin -bırakınız görünmez olanlarını- varlığı konusunda ne denli kuşkucu olursanız olun, şimdi kabul etmelisiniz ki garajda bir şeyin varlığı söz konusu ve ilk bakışta görünmez, alev soluyan bir ejder olduğunu düşündürüyor.

Şimdi başka bir senaryo yazalım: Diyelim ki ejderin varlığından söz eden yalnızca ben değilim. Diyelim ki aranızda birbirlerini tanımadıklarından kesinlikle emin olduğunuz kişilerde olmak üzere, tanıdığınız bir grup insan olarak size garajlarımızda birer ejder bulunduğunu söyleyip duruyoruz. Ne var ki hiçbirimiz geçerli bir kanıt gösteremiyoruz. Hepimiz de size, fiziksel kanıtın desteğinden yoksun böylesine garip bir durumun varlığına ikna olmuş olmaktan son derece rahatsızlık duyduğumuzu söylüyoruz. Hiçbirimiz deli değiliz. Dünyanın her yerinde insanların garajlarında görünmez ejderler saklı olabileceği, bizimse daha yeni yeni fark ettiğimiz konusunda spekülasyonlar yapıyoruz. Doğru olmasını yeğleyeceğimi söylüyorum size. Ama ejderlere ilişkin tüm o eski Avrupa ve Çin öyküleri söylence değildi belki de…

Una ejder ayağı büyüklüğünde ayak izleri alındığı yolunda raporlar gelmeye başlaması memnun edici değil mi? Demek ki aynı şey başkalarının da başına gelmiş. Ne var ki ortamda kuşkucu bir bilim adam varken yere serpilen unlarda değişiklik gözlenemiyor. Alternatif bir açıklama çıkıyor: Yakından incelendiğinde, ayak izlerinin sahte olabileceği anlaşılıyor. Ancak, bir başkası çıkıp, yanık parmağını göstererek ejderin üzerine doğru alev püskürttüğüne yakınıyor. Ama başka olasılıklar da var. İnsanın parmağını, görünmez ejderlerin soluğundan başka alev kaynaklarıyla yakabileceğini biliyoruz sanırım. Bu tür bir “kanıt” -ejderin varlığına inananlar ne denli güçlü bulursalarsa bulsunlar- ikna edici olmaktan çok uzak. Bir kez daha, duyarlı tek yaklaşım, ejderin hipotezini reddetmek; gelecekte sunulması olası fiziksel veriye açık kapı bırakmak ve aklı başında olduğu ortada bunca insanın aynı garip yanılgıya kapılmasının nedenini araştırmak olacak.

kaynak: Carl Sagan, Karanlık bir Dünyada Bilimin Mum Işığı, sayfa 169-170-171-172

Özel Görelilik için yeni kütleçekimi teorisi yazmaya giden Einstein, Genel Görelilik Kuramı olarak sonucunu yayınladı.

Özel görelilik kuramının ana unsurlarından biri, ışığın koyduğu mutlak hız engelidir. Bu sınırın sadece maddi cisimler için değil, sinyaller ve her türlü etki için geçerli olduğunun farkında olmak önemlidir. Bir yerden diğerine, ışık hızından daha hızlı şekilde bilgi ya da başka bir etki iletmenin bir yolu yoktur. Tabii ki, Dünya ışık hızından daha yavaşbir biçimde etki aktarmanın çeşitli yollarıyla doludur. Örneğin konuşmalarınız ve başka bütün sesler, havada saatte 1100 kilometrelik bir hızla yol alan titreşimlerle taşınır; ışık hızının saatte 1 milyar kilometre olduğu düşünülürse, pek düşük bir hızdır bu. Bu hız farkı, örneğin bir beysbol maçını tribünlerde seyrederken vurucudan uzaktaysanız belirginlik kazanır. Oyuncu topa vurduğunda, vurma sesi, topa vurulduğunu görmenizden bir süre sonra size ulaşır. Gök gürültülü fırtınalar sırasında da benzer bir şey yaşanır. Şimşek ve gök gürültüsü aynı anda ortaya çıkıyor olsa da, önce şimşeği görüp ardından gök gürültüsünü duyarsınız. Bu da yine ışık ile ses arasındaki ciddi hız farkının sonucudur. Özel görelilik bize, tam tersi bir durumun, yani bir sinyalin bize çıkardığı ışıktan önce ulaşmasının imkansız olduğunu söylemektedir. Hiçbir şey fotonları geçemez.

Kendi zamanının en iyi bilim insanı; Isaac Newton. Defalarca deneysel olarak kanıtlanan kütleçekim teorisini yenisiyle değiştirmeye giden Einstein, bir sorun fark etti.

İşte pürüz de buradadır. Newton’un kütleçekimi kuramına göre, bir cisim bir başka cisim üzerinde, yalnızca söz konusu cisimlerin kütleleri ve birbirlerine olan mesafelerine bağlı bir güçle kütleçekimi kuvveti uygular. Bu gücün cisimlerin ne kadar süredir birbirlerini etkiledikleriyle hiçbir ilgisi yoktur. Bu da, kütleleri ya da aralarındaki mesafe değişecek olursa, Newton’a göre cisimlerin karşılıklı kütleçekimlerinde anında bir değişiklik hissedeceği anlamına gelir. Örneğin Newton’un kütleçekimi kuramı, Güneş birden patlayacak olursa, Dünya’nın (Güneş’ten 150 milyon kilometre uzaktadır) normal eliptik yörüngesinden hemen çıkacağı iddiasında bulunur. Patlama ışığının Güneş’ten Dünya’ya ulaşması sekiz dakika alacak olsa da, Newton’un kuramına göre, Güneş’in patladığı bilgisi, yeryüzüne, hareketini yöneten kütleçekimi kuvvetindeki ani değişikle anında aktarılacaktır. Bu sonuç özel görelilikte doğrudan çatışır; çünkü özel görelilik hiçbir bilgisinin ışık hızından daha hızlı aktarılamayacağını söyler; anında aktarımsa bu kuralı en üst düzeyde çiğner. Dolayısıyla Einstein, 20.yüzyılın ilk yarısında, Newton’un muazzam derecede başarılı kütleçekimi kuramının kendisinin özel görelilik kuramıyla çatıştığını fark etti. Özel göreliliğin doğruluğundan emin olan, Newton’un kuramını destekleyen deneyler yığınını bir kenara bırakan Einstein, özel göreliliğe uygun düşecek yeni bir kütle çekimi kuramı arayışına girdi. Bu da onu, uzay ve zamanın özelliklerini bir kez daha dikkat çekici bir dönüşüm geçirdiği genel görelilik kuramının keşfine götürdü. kaynak: Brian Greene, Evrenin Zarafeti, Sayfa 66

Albert Einstein

Neden Işık Hızına Çıkılamaz?

Neden bir nesneyi, diyelim ki bir hızlandırıcıda hızı saatte ışık hızının yüzde 99,5’ine çıkartılmış bir müon’u alıp “biraz daha iterek” hızını ışık hızının yüzde 99,9’una yükseltip sonra bir daha “gerçekten hızla itip” ışık hızı sınırını aşmasını sağlayamıyoruz, diye düşünmüş olabilirsiniz. Einstein’ın E=mc² formülü nedenini açıklıyor. Örneğin, ışık hızının yüzde 99,9’u bir hızla hareket eden müonlar durmakta olan kuzenlerinden çok çok daha ağırdır. Aslında tam olarak 22 kat daha ağırdır. Bir nesnenin kütlesi ne kadar artarsa, hızını arttırmak da o kadar zor olur. Bisikletin üzerindeki bir çocuğu itmek başka bir şeydir, bir kamyoneti itmek başka bir şey. Dolayısıyla bir müonun hızı artarken, hızını daha da arttırmak daha da zorlaşır. Işık hızının yüzde 99,999’u hızda bir müonun kütlesi yüzde 224 artar; ışık hızının yüzde 99,99999999’u bir hızdayken 70,000 kat daha ağırdır. Hızı ışık hızına yaklaştıkça müonun kütlesi sınırsız olarak artacağından, ışık hızına ulaşması ya da bu sınırı aşması için sonsuz miktarda enerjiyle itmek gerekir. Bu da tabii ki imkansızdır, dolayısıyla da hiçbir şey ışık hızından daha hızlı yol alamaz.

kaynak: Brian Greene, Evrenin Zarafeti(The Elegant Universe), sayfa 62