Tag Archive: Carl Sagan


Tanrı’nın Kapısını Çalan Bilim (orjinal adıyla The Varieties of Scientific Experience) kitabı, Carl Sagan’ın ölümünden 10 yıl sonra, 2007 yılında Carl Sagan’ın sunum yaptığı 1985 yılındaki Gifford konferanslarından derleme olarak yazılan kitaptır. Kitabın içindeki yazılar Ann Druyan ve Carl Sagan’ın eşi tarafından, Carl Sagan’ın konferanslarındaki sözlerini yazıya aktarmalarıyla oluşmuştur. Bazı yerlerde konuyu bağlamak için konferanslardaki sözlerin tamamı alınmamıştır. Kitabın ana konusu Carl Sagan’ın bilimsel açıdan Tanrı’nın varlığını sorgulamasından oluşuyor. Altın Kitaplar tarafından Türkiye’de yayınlanan kitap, Reşit Aşçıoğlu tarafından Türkçe’ye çevrildi. Kitaptaki yer yer çeviri hataları ve konferanslardan alıntı olduğu için normal kitaplardan farklı bir dil olduğu için sıkılsanız da, konu bakımından kesinlikle okumanız gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.

Okumaya devam et

Reklamlar

Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı (The Demon-Haunted World – Science as a Candle in the Dark)

Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı kitabı, 1995 yılında, gökbilimci ve astrobiyolog Carl Sagan tarafından yazılmıştır. “Yanan Ev”, “Özgürlüğe Giden Yol”, “Bilim ve Cadılık” ve “Gerçek Yurtseverler Soru Sorar” adlı bölümleri Carl Sagan, eşi Ann Druyan ile birlikte yazmıştır. Kitabın çevirilmemiş adı The Demon-Haunted World: Science as a Candle in the Dark‘tır.

Akıldışılığın ve batıl inançların egemen olacağı yeni bir Karanlık Çağ’ın eşiğinde olup olmadığımız sorusu Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı‘nın çıkış noktası. Kitapta bir yandan bilimsel çalışmalara neden kara çalındığı sorgulanırken, bir yandan da uzaylılarla kaçırılma, “bağlantı kurma” ve şifacılık gibi konuların içyüzü gözler önüne seriliyor.

Okumaya devam et

İncil’de yazılı her şeyi sözcük anlamıyla alacak olursanız, Dünya düzdür. Aynısı Kuran için de geçerli. Dünya’nın yuvarlar olduğunu söylemeniz, ateist olduğunuz anlamına gelir. 1993 yılında, Suudi Arabistan’ın en üst düzey dini yetkilisi Şeyh Abdülaziz İbn Baaz, bir ferman, yani fetva yayınlayarak dünyanın düz olduğunu ilan etti. Yuvarlak olduğuna inananlar Tanrı’ya inanmıyor demektir ve bu nedenle cezalandırılmalıdır. Dünya’nın yuvarlak olduğunu apaçık ortaya koyan ve ikinci yüzyılda Greko-Mısırlı gökbilimci Claudius Ptolemaios tarafından elde edilmiş kanıtın Batı dünyasına Müslüman ve Arap gökbilimciler tarafından ulaştırılmış olması ilginç bir zıtlık yaratıyor. Dokuzuncu yüzyılda, bu gökbilimciler Ptolemaios’un Dünya’nın yuvarlaklığını gösterimleyen kitabına “Almagest” yani “En Büyük” adını vermişlerdi.

Evrimden incinen, çağlar boyunca kör fiziksel ve kimyasal güçlerin etkisiyle balçıktan oluşmuş olmaktansa, Tanrı’nın el sanatı sayılma fikrini yeğleyen birçok insana rastlıyorum. Kanıta bakmaya ise hiç mi hiç yanaşmıyorlar. Kanıtın onlarla bir işi yok: Doğru olmasını dilediklerinin doğru olduğuna inanıyorlar. Amerikalıların yalnızca yüzde 9’u, modern biyolojinin en büyük bulgusunu, yani insanların (ve tüm diğer türlerin) doğal süreçlerle eski canlılardan bugüne tanrısal müdahaleye gerek olmaksızın evrim geçirdiğini kabul ediyor. (Sadece evrimi kabul edip etmedikleri sorulduğunda ise yüzde 45’i evet yanıtını veriyor. Bu rakam Çin’de yüzde 70) [1] Jurassic Park isimli film İsrail’de gösterime girdiğinde, birçok Ortodoks haham tarafından lanetlenmişti; çünkü film hem evrimi onaylıyor hem de dinazorların yüz milyonlarca yıl önce yaşadığını söylüyordu. Oysa ki her Musevi Yılbaşı’nda ve evlilik töreninde söylendiği gibi, evren 6000 yıldan gençti. Evrimimizin en açık kanıtı genlerimizde yer alıyor. Ama evrime karşı, okullarda, mahkemelerde, ders kitabı basımevlerinde -bu insanların kendi DNA’ları, kuramı onaylamasına karşı- bir savaşım veriliyor. Hayvanlara bazı etik sınırları aşmadan acı çektirerek insanlar için ilaç ve tedavi yöntemi geliştirmek de evrimi doğrulayıcı diğer bir kanıt. 

Kaynak: Carl Sagan, Karanlık bir Dünyada Bilimin Mum Işığı, sayfa 326.

[1] Kitabın yazıldığı yıl olan 1995 yılındaki oranlardır.

Ticari ve halka yönelik televizyon programcılığının işleyiş kurallarından ilki olarak şunu öne sürersem, kimse beni gereğinden fazla kötümser saymaz umarım: Para her şeydir. En çok izlenme saatlerinde “rating”deki bir puanlık fark, reklamcılıkta milyonlarca dolar anlamına gelir. Özellikle 1980’lerin başlarından bu yana, televizyon neredeyse para güdümlü hale geldi. Bu gerçeği haber ve özel haber programlarındaki düşüşe ya da başlıca kanalların, Federal İletişim Komisyonu’nun çocuk programcılığının düzeyinin artırılması yolundaki kararını bozmaya yönelik hastalıklı girişimlerinde görmek olanaklı. (Örneğin, Pleistosen dönemi atalarımızın teknoloji ve yaşam tarzları sistematik olarak hatalı sunan, dinazorları ev hayvanı gibi gösteren bir çizgi film dizisine eğitsel öğeler katılması önerilmişti.) Yazdığım sıralarda, Amerika’da kamu televizyonu hükümet desteğini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya ve ticari programcılığın içeriksel niteliği uzun vadeli, çarpıcı bir düşüş sürecinde.

Bu çerçevede, televizyonda daha fazla gerçek bilim için savaşmak aptalca ve yandaşı olmayan bir çaba gibi görünüyor. Ancak, kanal sahipleri ve televizyon yapımcılarının da gelecekleri konusunda haklı kaygılar taşıdıkları çocukları ve torunları var kuşkusuz. Ulusların geleceği için biraz sorumluluk duymalılar. Bilim programcılığının başarılı olabileceği ve halkın bu tür programların açlığını çektiği yolunda kanıt var. Er ya da geç, gerçek bilimin dünyanın başlıca televizyon kanallarında beceriyle ve cazip bir üslupla, düzenli bir şekilde sunulacağı umudunu taşıyorum. [1]

________

Gilligan’s Island (Gilligan’ın Adası) adlı eserdeki çılgın bilim adamı, kendi kötü amaçları için diğerlerinin zihinlerini kontrol etmesine yarayacak elektronik aracı ayarlarken “Bilim adamı, evet; çılgın, hayır” diyerek kıkırdıyor.

“Üzgünüm Dr.Nerdnik, ama Dünyalı insanlar yer ve enerji kazandıracak olsa da 7 cm. boyuna indirilmektern hoşlanmayacaklar…” Çizgi filmin süper kahramanı, cumartesi sabahı çocuk kuşağındaki sunulan tipik bilim adamına sabırla etik bir ikilemden söz ediyor.

Bu sözde bilim adamlarının bir çoğu -gördüğüm programlardan ve görmediğim ama (Çılgın Bilim Adamının Çizgi Film Kulübü gibi), haklarında duyduklarımdan yola çıkarak söylüyorum- güç arzusuyla körüklenen ya da diğerlerinin hislerine inanılmaz derecede duyarsız olan ahlak özürlü tiplemeler. Kukla durumundaki izleyiciye verilen mesaj, bilimin tehlikeli ve bilim adamlarının da fena halde tuhaf olduğu: Bilim adamları çılgın yaratıklardır.

Bilimin uygulamaları tehlikeli olabilir kuşkusuz; vurgulamaya çalıştığım gibi, -taş aletlerin icadı ve ateşin keşfi kadar eskiden başlayarak- insanlık tarihinde her önemli teknolojik ilerleme etik belirsizlik getirmiştir. Bu ilerlemeler cahil ve kötü kişilerce tehlikeli amaçlar uğruna ya da bilge ve iyi kimselerce insan türünün yararına kullanılabilir. Ne var ki, çocuklarımıza yönelik programlarda bu belirsizliğin yalnızca bir yönü sunuluyor.

Tüm bu programlarda bilim çoşkusu nerede? Evrenin nasıl oluştuğunu keşfetmenin tadına ne oldu? Peki ya derin bir konuyu anlamanın verdiği ferahlık? Neden bilim ve teknolojinin insanlığın ferahı adına yaptığı katkılardan, tıp ve tarım teknolojilerinin kurtardığı milyarlarca hayattan hiç söz edilmiyor? (Bu arada, Gilligan’ın Adası’ndaki Profesör’ün bilimsel bilgisini sık sık adaya düşenlerin pratik sorunlarını çözmek için kullandığını belirtme dürüstlüğünü göstermeliyim.)

Yüzleştiğimiz bir çok sorunun, kökeni ne olursa olsun, bilim ve teknoloji alanında derin bir anlayış gerektiren çözümlerinin olduğu, karmaşık bir çağda yaşıyoruz. Bu sorunlara çözüm üretmek için modern toplum, en iyi akıllara umutsuzca gereksinim duyuyor. Özel yetenekli birçok çocuğun cumartesi sabahı kuşağını ya da Amerikan video mönüsünde sunulan diğer programları izleyerek bilim ya da mühendislik alanında bir meslek yaşamına yöneleceğini hiç sanmıyorum. [2]

________

Televizyon bilimkurgu programlarında daha başka hatalar da yapılıyor. Örneğin Uzay Yolu, çekiciliğine, uluslararası ve türler arası güçlü perspektifine karşın, en temel bilimsel gerçekleri sık sık çiğniyor. Mr. Spock’ın insanla Vulcan gezegeninde bağımsız olarak evrim geçirmiş bir yaşam türü arasında geçiş olduğu görüşü, genetik olarak insan ve enginar arasında başarılı bir geçiş olması şansından çok daha düşük olasılığa sahip. Ama bu görüş, popüler kültürde sonradan uzaylılarca kaçırılma öykülerinin değişmez bir öğresine dönüşen uzaylı/insan melezleri savuna örnek sağlamış oldu. Çeşitli Uzay Yolu TV dizileri ve filmlerinde düzinelerce uzaylı türü betimlenebilirdi. Bizim önümüze konulanlar ise, hafifçe farklı insan türevleri. Bu durumun ardında, sadece bir oyuncu ve lateks maske ile halledilebilir karakter kullanmayı gerektiren kısıtlı bütçeler olsa da, sonuçta ortaya çıkanlar, evrimsel sürecin olasılık kurallarına bağlı doğasını inkar ediyor. Eğer uzaylılar varsa, kanımca hepsi Klingon ve Romulanlardan fena halde daha az insansı görünecek ve son derece farklı teknolojik düzeylere sahip olacaktır. Uzay Yolu, evrimsel gerçeklerden soyutlanmış bir sunum içeriyor.

Bir çok TV programı ve filminde en sıradan bilim bile -zaten bilimden yoksun olay örüngüsünde yer alması hiç de gerekmeyen yapmacık repliklerden sö ediyorum- beceriksizce yapılıyor. Lisansüstü eğitimini yapan bir öğrenci kiralayıp bilimsel doğruluk açısından senaryoyu okutmak çok az paraya mal olur. Ne var ki asla böyle bir yönteme başvurulmuyor. Sonuçta, birçok diğer bakımdan ibret verici olan Star Wars‘da (Yıldız Savaşları), uzaklık birimi olan “parsek”ten hız birimi gibi söz etme gafları yapılıyor. Bu gibi noktalara bir zerre daha özen gösterilseydi, senaryo güzelleşebileceği gibi, izleyici kitleye de biraz bilim aktarılmış olurdu.

TV’de kolay inanırlar için bol bol sahte bilim, fena sayılamayacak oranda tıp ve teknoloji sunumu var. Ama özellikle idarecilerinin bilimsel programların rating’i ve karı düşüreceğini düşündüğü, başka bir şeyi de umursamadığı büyük ticari kanallarda bilime rastlamak neredeyse hiç olası değil. Kanallarda “Bilim Muhabiri” sıfatıyla görev yapan kişiler ve bilime ayrıldığı söylenen haber programları çıkıyor karşımıza zaman zaman. Ne var ki sözünü ettikleri bilim değil, tıp ve teknoloji. Tüm o kanallarda, işi her haftanın Nature ya da Science dergisini okuyup haber değeri taşıyan yeni bir keşif olup olmadığına bakmak olan tek bir görevli var mıdır merak ediyorum. Her sonbahar , bilimde Nobel Ödülleri duyurulduğunda, bilim haberciliği yapmak için çok büyük fırsat çıkmış oluyor. Oysa ki, ödüllerin ne için verildiğini açıklayan bir program yerine şunun gibi bir şeyler çalınıyor kulağımıza: “… bir gün kanser için tedavi geliştirilmesini sağlayabilir. Bugün Belgrat’ta … “

Radyo ya da televizyon söyleşi programları veya orta yaşlı beyaz adamların karşılıklı oturup birbirleriyle hep aynı görüşte olduklarını geveleyip durdukları o içler acısı pazar sabahı programları ne kadar bilim içeriyor? ABD Başkanı’nın bilim konusunda zekici bir yorum yaptığını en son ne zaman duydunuz? Neden koskoca Amerika’da, kendini evrenin nasıl işlediğini anlamaya adamış tek bir TV dizisi kahramanı yok? Basında her gün yer alan bir cinayet davasında herkes ağzından DNA testlerini düşürmezken, neden nükleik asitlere ve kalıtıma ayrılmış bir program yayımlanmıyor? Televizyonda, televizyonun nasıl işlediğini ayrıntılı ve anlaşılır bir şekilde anlatan bir tane program izlediğimi anımsamıyorum. [3]

________

Televizyonda nasıl daha fazla bilim sunabiliriz? İşte bazı olasılıklar:

  • Haber ve söyleşi programlarında bilimin harikalarına ve yöntemine sürekli değinilebilir. Keşif sürecinde gerçek insan draması gizlidir
  • Adli tıp ve epidemiyolojideki ilginç vakaları da kapsamak üzere, çelimsiz spekülasyonlarla akılcı çözümlerin getirildiği “Çözülmüş Gizemler” adında bir dizi yapılabilir.
  • “Çanlarımı Yine Çal” adlı bir programla, basının ve halkın hükümetin örgütlü yalanlarını yuttuğu durumları anabiliriz. İlk iki bölüm, Tonkin Körfezi “kazası”na ve suçsuz, korunmasız Amerikan sivillerinin ve askeri personelin, 1945 sonrasında sözde “ulusal savunma” gerekçeleriyle sistematik olarak radyasyona maruz bırakılmalarına ayırılabilir
  • Ünlü bilim adamlarının, ulusal liderlerin ve din adamlarının temel hataları ve yanlış anlamaları konulu ayrı bir dizi hazırlanabilir.
Halkın bilim konusunda daha bilgili olması yolunda dayatan bir gereksinim var. Televizyon bunu tümüyle kendi başına sağlayamaz. Ama bilimin anlaşılmasında kısa vadeli gelişmeler elde etmek istiyorsak, başlanması gereken yer televizyondur. [4]

 

Carl Sagan, Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı, [1] syf 371 – 372,  [2] syf 376 – 377, [3] syf 378-379, [4] syf 380-381

Demokritus Yunanistan’ın kuzeyindeki İyonya kolonisi Abdera’da doğmuştu. Abdera şakaların kaynaklandığı bir kentti. MÖ 430’da Abdera’lı biri hakkında bir hikaye anlatmaya kalktığınızda, karşınızdakinin kahkahası peşin olarak hazırdı. Demokritus’a göre, yaşamın tümü anlayarak ve eğlenerek geçirilmelidir; anlamak ve eğlenmek aynı şeylerdi. O, “Eğlencesiz bir yaşam, meyhaneye rastlamadan uzun uzadıya gidilen yola benzer,” derdi. Demokritus Abdera’lı olabilirdi, fakat budalanın biri değildi. Uzayda yayılan maddenin dünyanın birden oluştuğuna, geliştiğine, sonra da dağıldığına inanırdı. Darbe kraterlerinden hiç kimsenin haberi olmadığı bir dönemde, Demokritus dünyaların bazen çarpıştığını düşünüyordu. Dünyalardan bazılarının uzayın karanlığında dolaşırken, bazılarının güneş ve ay eşliğinde dolaştıklarını; dünyalardan bazılarında hayat olduğunu; bazılarındaysa ne bitki, ne hayvan, hatta ne su bulunduğu ve ilk hayat şekillerinin ilkel bir çamur türünden kaynaklandığını ileri sürmekteydi. Algılamanın -örneğin, elimde bir kalem bulunduğunu düşünmenin- sırf fiziksel ve mekanik bir süreç olduğunu; düşünmenin ve hissetmenin karmaşık ama yeterince düzenli bir biçimde bir araya getirilişinden oluştuğunu ve maddenin, içine tanrılar tarafından ruh verilerek doğmadığını öğretiyordu.

Demokritus’tur “atom” sözcüğünü bulan, Yunanca, “kesilmesi olanaksız” anlamındadır atom. Atomlar bir maddenin bölünemez zerrecikleridir; o maddeyi daha küçük parçalara bölmemizi engeller. Her şeyin iç içe yerleşmiş atomlar toplamından oluştuğunu söylerdi. “Biz bile atomdan oluşuyoruz.” diye eklerdi; “Atomdan ve boşluktan başka hiç bir şey yoktur.”

Demokritus’a göre, bir elmayı kestiğimizde, bıçak atomlar arasındaki boşluklardan epey sayıda geçiyor olmalı. Eğer bu boşluklar olmasa, bıçak içine giremez, atomlara rastlar ve elma kesilemezdi.

1750 yılında Thomas Wright, Demokritus’un Samanyolu’nun çoğunlukla kararsız kalmış yıldızlardan oluştuğu yolundaki inancına şaşırmıştır. Thomas Wright, “Astronomi optik bilimlerin yararlı meyvelerini toplamadan çok önce Demokritus, zihin gözlüğü deyimini kullanalım, evet, zihninin gözlüğüyle, sonsuzluğu çok daha elverişli aygıtlarla çalışan astronomlardan daha iyi görmüştür.” diyor. Hera’nın göğsünden fışkıran Süt’ün, Gecenin Belkemiği’nin ötesinde, Demokritus’un beyni yükseliyordu.

Demokritus; kadın, çocuk ve cinsel ilişkiden fazla hoşlanmazdı. Biraz da zamanını alıyorlar diye onlardan kaçınırdı. Fakat dostluğa değer verir, neşenin hayatın amacı olduğu görüşünü savunur ve heyecanın asıl kaynaklarını bulmaya yönelik felsefi araştırmalara girişirdi. Atina’ya Sokrates’i görmeye gider, ama kendini tanıtmaya çekinirdi. Hipokrat’ın yakın dostuydu. Doğanın güzelliği ve görkemi karşısında ağzı açık kalacak derecede hayranlık duyardı. Demokrasi düzeninde yoksulluğu, baskı yöntemindeki zenginliğe yeğ tutardı. Zamanında geçerli olan dinlerin kötülüğüne inanır ve, “ölümsüz ruh ya da ölümlü tanrılar diye bir şey olmadığını” söylerdi.

Kaynak: Carl Sagan, Kozmos, Sayfa 202-203